• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/
  • https://twitter.com/
Üyelik Girişi
Site Haritası
Kategoriler
Hava Durumu
Anlık
Yarın
10° 13° 8°
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar6.03586.0600
Euro6.73446.7614
TARİHTE BUGÜN

Tarihte Bugün v.5.0

    • El-Kassas 88: "Allah ile beraber başka bir Tanrı bulup o'na tapma,o'ndan bakşa hiç bir tapacak yoktur. O'nun Zâtından başka her şey helâk,yani yok olucudur,fanidir,geçicidir. Hüküm o'nundur ve siz ancak o'na döndürüleceksiniz."
    • Tevbe 28: Ey iman edenler! Müşrikler,ancak bir pisliktirler;atık bu yıllardan (hicetin dokuzuncu yılından) sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar.Eğer fakirlikten korkarsanız.Allah sizi fazlından zenginleştirecektir inşallah. Gerçekten Allah Alimdir,Hâkim'dir. 
    • El-Vakıa 77: O,elbette şerfli bir Kur'an'dır. 78: Öyle ki,( Allah katında ) Levh-i Mahfuz'da saklıdır. 79: O'na ( Dış ve İç Pisliklerden ) temizlenenlarden başkası dokunamaz. 80: Alemlerin Rabb'inden indirilmedir o...
    • Bakara 115: "Mesrik de Allâh'indir, magrib de. Hangi tarafa dönerseniz, Allah'in yüzü oradadir. Çünkü Allâh Vasi'dir, Alîm'dir"
    • 8 Enfal 17: Resulüm (savaşta) onları siz öldürmediniz,fakat Allah onları öldürdü.Attığın zamanda sen atmadın,fakat Allah attı...
    • 92- Âli İmran 92: Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça,iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanıZ Allah onu bilir.
    • ARAF SURESİ AYET 146: Yeryüzünde haksız yere ululuk satanlara ayetlerimizi idrak ettirmeyeceğiz, zaten onlar, hangi delili görseler inanmazlar, doğru yolu görseler o yola gitmezler, fakat azgınlık yolunu gördüler mi hemen o yola gitmeye koyulurlar; bu da ayetlerimizi yalan saymalarından ve onlardan gaflet etmelerinden ileri gelir
    • 18 Kehf 65: "fevecedâ abden min ibâdinâ âteynâhü rahmeten min indinâ ve allemnâhü min ledünnâ ilmâ" ( Orada ) kullarımızdan bir kul buldular ki,biz ona katımızdan bir rahmet vermiştik ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik.
    • 7 / A'RÂF - 179 Andolsun ki; Biz cinn ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır; anlamazlar, gözleri vardır; görmezler, kulakları vardır; duymazlar. Onlar; hayvanlar gibidirler, hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar; gafillerin kendilerdir.
    • 10 / YÛNUS - 100: Allah'ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.
    • 8-ENFAL: 22 - Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir.
    • 4 - Nisa: 79 - (Ey insanoğlu!) sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara bir elçi olarak gönderdik. Buna şahit olarak da Allah yeter.
    • 8-ENFAL: 22 - Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir.
    • Kehf Sûresi: 25: Onlar mağaralarında üçyüz sene durdular, dokuz da ilave ettiler.
    • 87, Â'lâ sûresi:14-15: Elbette kurtulmuştur temizlenen, Rabb'inin adını anıp, O'na kulluk eden.

GÜNÜMÜZDE TASAVVUFA İLGİNİN NEDENİ

GÜNÜMÜZDE TASAVVUFA İLGİNİN NEDENİ



   Memleketimizde dindar çevreler üzerinde yapılacak en basit bir müşahede bile çeşitli yönleriyle tasavvufun ne kadar yaygın bir ilgi konusu olduğunu göstermeye yetecektir. Ancak bunun sâdece dindar çevrelerin kendi içlerinde bir ilgi kaymasından ibaret olduğu zannedilmemelidir. Türkiye'de İslâmiyet'e karşı bütün kesimlerde bir ilgi vardır ve bu ilgi esas itibariyle tasavvuf kanalıyla olmaktadır. Başka bir ifâde ile, İslâm gerek doktrin, gerek ideoloji olarak, gitgide daha çok sayıda insanın zihnini meşgul etmektedir.
   Tasavvuf, geniş mânâda bir mistisizm hareketi olarak, bütün mistik cereyanların genel karakterini taşır. Mistik düşünce her zaman var olmakla birlikte bunun bütün bir cemiyeti saran sosyal bir karakter kazanması, yani bir cereyan halini alması tarihin belli zamanlarında görülmektedir, ve bu belli zamanlar dinin canlanma zamanlarıdır. İnsanların dünyaya din açısından bir mânâ vermeleri ve hayatlarını dine göre düzenlemeleri, mantık gereği, dinî olmayan bir mânâ sisteminden memnun kalmadıklarını gösterir. Dinin canlanması için bir önceki mânâ sisteminin sâdece dinî olmayışı değil, dinin getireceklerine hemen hemen zıt bir hayâtı temsil etmesi gerekir. İnsanlar ya dinsiz iken dindar olurlar, veya kendi dinlerinin eksik, kusurlu olduğu bazı önemli noktalarda tatmin sağlayan bir başka din anlayışını kabul ederler.
   Türkiye'de İslâm'ın sahip olduğu akıl almaz yaşama gücü, onda yeni bir canlanma yarattı. Bu yeni hareketin bütünüyle klâsik tasavvuf hareketini devam ettirmesi veya onu davet etmesi şart değildir. Nitekim bugünün genç müslüman kitlesi içinde pekçokları "sülük" sahibi değillerdir, ama hepsinin din anlayışında velîlerin ilhamını görüyoruz.
   Tasavvuf denince derhal tarîkatler akla geldiği için, bugünkü tasavvufî din anlayışının yaygınlığı ve derinliği ilk bakışta belki farkedilmeyebilir. Gerçekten, şu anda İslâmî hareketin büyük bir mâkes bulduğu genç kitle arasında sülük geleneğini takip edenler oldukça azdır, esasen bunların girebilecekleri cinsten yerlerin mevcut bulunmadığını farzedebiliriz. Maamafih bu imkânın açık ve müsait olduğu hallerde kalabalık genç gruplarının irşada âdeta susamış olduklarını gösteren kuvvetli bir temayül müşahede ediyoruz.
   Bu temayülün İslâm'ın tarihî seyri ve bugünkü meseleleri bakımından çok iyi değerlendirilmesi ve üzerinde titizlikle durulması gerektiği inancındayız. Unutmamalıyız ki İslâmiyet, müslümanların bir cemaat olarak refah ve saadet bulmaları için yol gösteren bir sistemdir. İslam da Allah ile kul arasında aracı yoktur, fakat bu demek değildir ki her ferd kendi başına bir din hayâtı yaşayabilir ve Allah'a tek başına yönelmekle kulluk görevini yapmış olur.
   Tasavvuf hareketleri çoklarının zannettiği gibi İslâm cemaatının sefalete veya ahlâkî gevşekliğe düşmeşinde sebep değildir, daha ziyâde böyle hallere bir tepki olarak doğmuş veya kuvvetlenmiştir. Bugünkü gelişmenin eskilere nisbetle bazı önemli farklar taşıdığını da gözden kaçırmamalıyız. Gençler arasındaki tasavvuf temayülü menşe itibariyle reformcu motivlere dayanmaktadır. Bunlar İslâmiyet'i kendi nefslerini selâmete çıkaracak bir cankurtaran simidi gibi değil, fakat sosyal ideallerini gerçekleştirebilecek olan bir rehber olarak görmektedirler. Nitekim yola girerken daha önce teşekkül etmiş olan gruplarını bozmamaları ve yeni istikametleri içinde toplu halde hareket etmeleri de bunu gösteriyor.    Ayrıca, günümüzde teşkilâtlı tasavvufun eskiden kalma bazı örnekleri devam etmekle birlikte, bugünkü tasavvuf anlayışında eskiye kıyasla önemli farkların doğacağını söyleyebiliriz. Herhalde mazideki tasavvuf hareketlerinin en göze batan özelliklerinden birçoğu, meselâ aşırı perhizkârlık, inziva, şeyhe hizmet ilh., bugün için söz konusu değildir. Yine mazide teşkilâtlı tasavvufun önemli taraflarından biri olan birçok bâtıl itikadlar -şeyhlere atfedilen ve hiçbir dinî mânâsı olmayan türlü kerametler, ve bunların âdeta ayrılmaz parçaları olan çeşitli hurafeler- günümüzün insanları için eski önemini ve inandırıcılığını büyük ölçüde kaybetmiş bulunmaktadır.
   Sosyal reformcu için tasavvuftan gelecek bir yardım olmadığına göre, reform gayretiyle hareket edenlerin tasavvufa meyil göstermeleri nasıl açıklanabilir? Bizim kanaatimizce bu ilgi, dinin fazla formalist görünmesi ve manevî ihtiyaçlara âdeta kapalı bir hâle sokulmuş olması yüzündendir. Binâenaleyh tasavvufa meyleden genç, İslâm dini içinde kendine özel bir yer seçmiş değildir, doğrudan doğruya böyle bir din anlayışı içindedir. İşte bu noktada yeni tasavvuf hareketinin eski kusurlardan uzak kalabileceğine dâir bir başka ümit doğuyor. Bu ümit aynı zamanda İslâm'da yüzlerce yıldır tartışılmış bir mesele hakkında da bize ışık getirebilir. Bilindiği gibi, tasavvufun dinde manevî (ruhî) yöne ağırlık vermek ve dini daha derûnî, daha gönülden yaşamak üzere bir yol teşkil ettiği savunulmuştur. Esasen onun tutunması ve gelişmesi bu fonksiyonuna çok bağlıdır. Fakat aynı zamanda mutasavvıfların en büyük iddiaları, kendilerinin tamamen Kur'ân ve Sünnet'e uygun hareket etmiş olmaları, yani Kur'ân ve Sünnet'te tasavvufî unsurların bulunduğudur.
   Yine de manevî rabıta yoluyla bir din hayâtı yaşamak isteyenler çıkabilir; bunlara engel olmaya kalkmanın bir tesiri olacağını da zannetmiyoruz. Fakat bir yol ayırımında açık-seçik bir tercih yapılması şarttır: Cemiyet halinde İslâmî bir hayat mı yaşayacağız, yoksa bir manevî, bir de maddî hayâtımız mı olacaktır? İnandıklarımızla yaptıklarımızın birbirini tutmasını mı istiyoruz, yoksa sağ elimizle dünyaya, sol elimizle Allah'a uzanabileceğimizi mi düşünüyoruz? İkinci yolu tutarsak gündüz tefecilik yapıp gece ibâdet etmemiz veya her türlü sefahati işlerken kalbimizin Allah'a dönük ve saf olduğunu iddia etmemiz mümkündür.    Iztırâbı ortadan kaldırmak için tedbirler alacak yerde, özümüzü Hakk'a bağladıkça bunların hiç bir öneminin bulunmadığını da düşünebiliriz. Bunu söylemekle geçmişte tasavvuf yolunda olanların böyle yaptıklarını iddia edip onları kötülemek niyetinde değiliz, sâdece din hayâtını Allah'a yönelik bir şahsî ferdî nefis muhasebesi halinde anlamanın insanı bu yola kolayca düşürebileceğini, en azından bu yolu ona açık tutacağını belirtmek istiyoruz. Birinci yolun tercih edilmesi ise, islâm'ın îmân ile amel arasındaki beraberliğini kurmak mânâsına gelir, insanın iki hayâtı yoktur; bir hayâtı vardır ve bu hayatta inandıkları ile işlediklerinin bir bütün teşkil etmesi gerekir. Kalbimiz temizdir diye evimizin pisliğine göz yumamayız. Meselâ sûfî tarîkatlerinin mâzîde birer terbiye müessesesi olarak önemli rol oynadığını kimse inkâr edemez; fakat İslâm için önemli olan, herkesin içtimaî terbiye kazanabilmesi için gerekli müesseselerin kurulmasıdır; keza bu terbiyeyi bozabilecek durumlara karşı yine sosyal plânda tedbirler alınmasıdır. Sokağı temizlemediğimiz takdirde evde verdiğimiz terbiye tesirsiz kaldığı gibi, cemiyeti bırakıp fertleri -üstelik kendi ihtiyarlarına bırakarak -düzeltmeye kalkmanın da pek az tesiri olabilir.
   İslâm tasavvufu, kaynağında ve seyri esnasında birtakım yabancı tesirler almış olsa bile esas itibariyle İslâm karakteri taşımaktadır. Bu haliyle tasavvuf bizim medeniyetimizin çok kıymetli bir parçasını teşkil eder. Fakat tasavvuf İslâm'ın genel doktrini içinde ayrı bir başlık teşkil etmişse bunun geçmişin tarihî şartlarına bağlı olduğunu ve kaynakta ayrılmanın bulunmadığını kabul etmeliyiz. Müslümanlar bir mesele ile karşılaştıkları zaman dinin kaynağı itibariyle irrasyonel olan hükümlerinden hareket ederler, ama bunlardan yeni hükümler çıkarırken dâima aklî (rasyonel) metodlar kullanırlar. İslâm'da belli usûllerle -rey, kıyas, istidlal ilh.- çıkarılan hükümler netice itibariyle şahsî görüşleri aksettirdiği, yani doğrudan doğruya Kitab ve Sünnet'i aksettirmediği için, bunların da tıpkı mutasavvıfânın keşfi gibi sübjektif olduğu söylenebilir. Fakat bu ikisi arasında çok önemli bir farkın bulunduğunu unutmamalıyız. Şer'î ilimlerin metodu aklî olduğu için onlara ait hükümlerin münâkaşası ve kusurlarından arındırılması mümkündür; aklın kaideleri herkes için -mutasavvıflar dâhil- aynidir, bu yüzden akıl yoluyla çıkarılan hükümlerde insanların çoğu -hareket noktaları ayni olanlar- birleşebilir. Mutasavvıfânın keşfi için delil istendiğinde verilen cevap bunu ancak ayni hali yaşayanın bilebileceğidir. Bir benzetme yapacak olursak, şer'î ilimlerin yolu ile tasavvufun yolu ilim ile sanat arasındaki farka benzer. Gerçi ilim ile sanatın her ikisi de hakikati araştırmada birbirini tamamlayan, yani ayni realiteye değişik açılardan bakan yollardır, fakat bunlardan biri gerek metodu gerek neticeleri bakımından umûmî ve objektif esaslara dayanırken, diğeri hissî tecrübeyi kullanır. Bu yüzden iki sanat eserinden hangisinin güzel olduğu hakkında herkesin ittifak ettiği bir kriter bulmaya âdeta imkân yoktur; buna karşılık iki ilim teorisinden hangisinin daha açıklayıcı değeri olduğu kolayca anlaşılır. Kaldı ki sûfîler hissî tecrübe yanında otoriteyi -şeyhin veya tarikat pirinin- de kullanmaktadırlar. Şer'î ilimlerde taklide akıl yoluyla karşı çıkmak mümkündür, nitekim bunun pekçok örnekleri görülmüştür. Lâkin sûfî yolunda nihâî hakem kalptir.
   Hakikatte bu söylediklerimiz konuya âşinâ olanların bilmedikleri şeyler değildir. Benim bu vesile ile dikkatleri çekmek istediğim nokta, İslâm'a karşı gelişen ilgi ve bağlılığın verdiği muazzam potansiyeli heba etmemek için, onu en çok ihtiyaç duyulan istikamete çevirmektir.


    - Bu yazı çeşlitli kaynaklardan derlenmiştir.

Selma ALTINDAĞ
 

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam19
Toplam Ziyaret313209
Saat
Duyurular
Anket
CAMİLER ALLAH'IN EVİ MİDİR?
Takvim
Namaz Vakitleri
Her güne bir dua

Edep Ya Hû
EDEP YÂ HÛ...
 
Edep ayağa düşmüş de,
Pazar'da satılır olmuş.
Sakız olmuş dillerde,
Bilmeden söylenir olmuş.
 
Bize edepsiz diyenler,
Edebe dâvet edenler,
Edep dersi öğretenler,
Edepsizce söyler olmuş.
 
Edep yâ hû diye diye,
Ortalarda gezenlere
Sordum, edep nedir diye.
Başı önde susar olmuş.
 
Edep yâ hû nedir bilmez,
Özünü tefekkür etmez,
Tahkik ile söyleyemez,
Çün, taklîden söyler olmuş.
 
"Yahya Salih" edep yâ hû,
Edepsizlik etme yâ hû.
Uyan aç gözünü yâ hû,
Nefsin Hakk'a söver olmuş.
 
Fakirullahmelâmî
 
Edep: Güzel ahlak, hayâ.
Pazar: Alışveriş yeri.
Edepsiz: Kötü ahlaklı, hayâsız.
Dâvet: Çağırma, ziyafet, duâ.
Öz: Asıl, kendi, kendisi, iç âlemi.
Tefekkür: Düşünmek, fikri harekete geçirmek.
Tahkik: Doğru olup olmadığını araştırmak, yanlışlığı meydana çıkarmak, icelemek, iç yüz.
Çün: Zirâ, çünki, mâdem ki.
Taklid: Benzetmeye ve benzemeye çalışmak, benzerini yapmak.
Nefs: Can, kişi, kendi, öz varlık. Bir şeyin zâtı olan kendisi.
Hakk: Doğru, gerçek.
Hu: "O" Mânâsında gösterme zamiri.
 
Veda Hutbesi

Bismillahirrahmanirrahim

"Ey insanlar!

"Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha bulusamiyacagim. "Insanlar! "Bugünleriniz nasil mukaddes bir gün ise, bu aylariniz nasil mukaddes bir ay ise, bu sehriniz (Mekke) nasil mübarek bir sehir ise, canlariniz, malariniz, namuslariniz da öye mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmustur.

"Ashabim!

"Muhakkak Rabbinize kavusacaksiniz. O'da sizi yapti olayi sorguya cekecektir. Sakin benden sonra eski sapikliklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayiniz! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulastirsin. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunlari daha iyi anlayan birisine ulastirmis olur.

"Ashabim!

"Kimin yaninda bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her cesidi kalidirilmistir. Allah böyle hükmetmistir. Ilk kaldirdigim faiz de Abdulmutallib'in oglu (amcam) Abbas'in faizidir. Lakin anaparaniz size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme ugrayiniz.

"Ashabim!"

"Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldirilmistir, ayagimin altindadir. Cahiliye devrinde güdülen kan davalari da tamamen kaldirilmistir. Kaldirdigim ilk kan davasi Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nin kan davasidir.

"Ey insanlar!

"Muhakkak ki, seytean su topraginizda kendisine tapinmaktan tamamen ümidini kesmistir. Fakat siz bunun disinda ufak tefek islerinizde ona uyarsaniz, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak icin bunlardan da sakininiz.

"Ey insanlar!

"Kadinlarin haklarini gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanizi tavsiye ederim. Siz kadinlari, Allah'in emaneti olarak aldiniz ve onlarin namusunu kendinize Allah'in emriyle helal kildiniz. Sizin kadinlar üzerinde hakkiniz, kadinlarin da sizin üzerinizde hakki vardir. Sizin kadinlar üzerindeki hakkinizi; yataginizi hic kimseye cignetmemeleri, hoslanmadiginiz kimseleri izininiz olmadikca evlerinize almamalaridir. Eger gelmesine müsade etmediginiz bir kimseyi evinize alirlarsa, Allah, size onlarin yataklarinda yalniz burakmaniza ve daha olmasza hafifce dövüp sakindirmaniza izin vermistir. Kadinlarin da sizin üzerinizdeki haklari, mesru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

"Ey mü'minler!

"Size iki emanet burakiyorum, onlara sarilip uydukca yolunuzu hic sasirmazsiniz. O emanetler, Allah'in kitabi Kur-ân-i Kerim ve Ehl-i Beyt'imdir.

"Mü'minler!

"Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanin kardesidir ve böylece bütün Müslümanlar kardestirler. Bir Müslümana kardesinin kani da, mali da helal olmaz. Fakat malini gönül hoslugu ile vermisse o baskadir.

"Ey insanlar!

"Cenab-i Hakk her hak sahibine hakkini vermistir. Her insanin mirastan hissesini ayirmistir. Mirasciya vasiyet etmeye lüzüm yoktur. Cocuk kimin döseginde dogmussa ona aittir. Zina eden kimse icin mahrumiyet vardir. Babasindan baskasina ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden baskasina intisaba kalkan köle, Allah'in, meleklerinin ve bütün insanlarin lanetine ugrasin. Cenab-i Hakk, bu gibi insanlarin ne tevbelerini, ne de adalet ve sehadetlerini kabul eder.

"Ey insanlar!

"Rabbiniz birdir. Babaniz da birdir. Hepiniz Adem'in cocuklarisiniz, Adem ise topraktandir. Arabin Arap olmayana, Arap olmayanin da Arap üzerine üstünlügü olmadigi gibi; kirmizi tenlinin siyah üzerine, siyahin da kirmizi tenli üzerinde bir üstünlügü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadir. Allah yaninda en kiymetli olaniniz O'ndan en cok korkaninizdir. "Azasi kesik siyahî bir köle basinza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'in kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. "Suclu kendi sucundan baskasi ile suclanamaz. Baba, oglunun sucu üzerine, oglu da babasinin sucu üzerine suclanamaz. "Dikkat ediniz! Su dört seyi kesinlikle yapmaycaksiniz: Allah'a hicbir seyi ortak kosmayacaksiniz. Allah'in haram ve dokunulmaz kildigi cani, haksiz yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hirsizlik yapmayacaksiniiz.. "Insanlar Lâilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarini ve mallarini korumus olurlar. Hesaplari ise Allah'a aittir.

"Insanlar!

"Yarin beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?" Saheb-i Kiram birden söyle dediler: "Allah'in elciligini ifa ettiniz, vazifenizi hakkiyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye sehadet ederiz!"

 Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) sehadet parmagini kaldirdi, sonra da cemaatin üzerine cevirip indirdi ve söyle buyurdu: "Sahid ol, yâ Rab! Sahid ol, yâ Rab! Sahid ol, yâ Rab!"!!!